Şibumi, ilk anda tam karşılığı verilemeyen kelimelerden biridir. Bir sözlük maddesi gibi çevrilmek ister, ama buna tam izin vermez. “Sade zarafet” dersin, eksik kalır. “Gösterişsiz mükemmellik” dersin, yine yetmez. “Sessiz güç” dersin, yaklaşmış olursun; ama hâlâ merkezine tam değmiş sayılmazsın.
Çünkü şibumi, yalnızca güzel görünen bir şey değildir.
Güzel görünmeye çalışmayan bir doğallığın, kendi ağırlığını taşıyan bir sadeliğin adıdır.
Bir şeyin şibumi olması için süslü olması gerekmez. Hatta çoğu zaman tam tersi geçerlidir. Şibumi, fazlalığın çekildiği yerde belirir. Gereksiz olanın düştüğü, özün kaldığı yerde. Bağırmayan ama hissedilen, kendini ispatlamayan ama açıkça ortada olan bir kalite vardır onda.
Bu yüzden şibumi, sadece estetikle ilgili bir kavram değildir. Bir duruşla ilgilidir. Bir varoluş biçimiyle ilgilidir.
Bir Go tahtasını düşün. Cilalı ama abartısız bir yüzey. Siyah ve beyaz taşlar. Sessizlik. İlk bakışta çok az şey varmış gibi görünür. Fakat biraz daha dikkatli bakınca o sadeliğin içinde ölçü, ritim, gerilim ve derinlik olduğunu fark edersin. İşte şibumi buna benzer. İlk anda “az” gibi görünür. Ama aslında eksik değil, tamdır.
Şibumi’nin en güçlü taraflarından biri de budur:
Kendini kanıtlamaya ihtiyaç duymaz.
Bugün birçok şey dikkat çekmek için tasarlanıyor. Daha parlak, daha hızlı, daha yüksek, daha fazla. İnsanlar da çoğu zaman aynı mantıkla hareket ediyor: daha çok konuşmak, daha çok göstermek, daha çok etkilemek. Oysa gerçek etki her zaman gürültüden doğmaz. Bazen en güçlü şey, en çok görünen değil; en doğru yerde duran şeydir.
Şibumi, bu anlamda sessiz bir otoritedir.
Bir insan düşün. Odaya girdiğinde kendini anlatmaya çalışmıyor. Sürekli üstün görünme çabasında değil. Rahat ama gevşek değil. Sade ama silik değil. Konuştuğunda kelimeleri boş değil. Suskunluğunda da bir eksiklik hissi yok. Böyle bir insanda şibumiye yaklaşan bir taraf vardır. Çünkü şibumi, zorlama olmadan hissedilen değerdir.
Bunu yalnızca insanlarda değil, nesnelerde, mekanlarda ve işlerde de görebiliriz.
İyi tasarlanmış bir oda.
Abartısız ama çok yerinde bir kıyafet.
Gösterişsiz ama kusursuz işleyen bir ürün.
Az kelimeyle çok şey söyleyen bir cümle.
Doğru anda yapılan tek bir hamle.
Bunların hepsinde ortak bir şey vardır: Fazlalık yoktur. Etki, süsten değil; isabetten gelir.
Şibumi biraz da burada başlar.
Azla yetinmekte değil; gereksizi bırakabilmekte.
Bu yüzden şibumi, tembellik ya da eksiklik değildir. Tam tersine, yüksek bir inceliğin sonucudur. Çünkü bir şeyi sade hale getirmek, çoğu zaman onu karmaşık hale getirmekten daha zordur. Fazla olanı eklemek kolaydır. Asıl ustalık, neyin gereksiz olduğunu görebilmektir.
Go oyunu bu fikri çok derin bir biçimde taşır.
Go’da her taş aynı görünür. Ama her hamle aynı değildir. Güçlü oyuncu, her yere saldıran ya da her fırsatı kovalamaya çalışan oyuncu değildir. Nerede duracağını, nerede büyüyeceğini, nerede vazgeçeceğini bilen oyuncudur. Bazen en iyi hamle, parlak görünen hamle değildir. Sadece doğru hamledir. Ve çoğu zaman en doğru hamle, en çok bağıran değil, en sessiz olandır.
Bu yüzden şibumi ile Go arasında doğal bir bağ vardır.
Çünkü ikisi de şunu öğretir:
Gerçek güç, gösterişten değil; yerindelikten gelir.
Şibumi aynı zamanda iç dünyayla da ilgilidir. Sadece dışarıda nasıl göründüğünle değil, içeride ne kadar dağınık ya da merkezde olduğunla. İnsan bazen dışarıda çok şey yapar ama içinde gürültü vardır. Çok konuşur, çok anlatır, çok kanıtlamaya çalışır. Bu halde etki olsa bile ağırlık olmaz. Çünkü ağırlık, içerideki düzenle gelir.
Şibumi ise iç düzenin dışarıdaki yansıması gibidir.
Kendinden emin ama kibirsiz.
Sade ama zayıf değil.
Dingin ama pasif değil.
Net ama sert değil.
Belki de bu yüzden şibumi, yalnızca bir stil tercihi değil; bir olgunluk işaretidir. İnsan her şeyi yapabilecek haldeyken her şeyi yapmıyorsa, her şeyi söyleyebilecek haldeyken her şeyi söylemiyorsa, her fırsatı zorlamıyorsa, orada başka bir kalite doğar. İşte bu kaliteye yaklaşan yerde şibumi hissedilir.
Modern dünyada şibumi nadir görünür. Çünkü çağımız çoğu zaman tam tersini teşvik eder: daha fazla görünürlük, daha fazla hız, daha fazla tepki, daha fazla süs. Fakat insan derinleştikçe başka bir şey aramaya başlar. Sadece dikkat çekeni değil, gerçekten değerli olanı. Sadece parlayanı değil, kalanı. Sadece gürültüyü değil, özü.
Şibumi de tam burada önem kazanır.
Çünkü bize şunu hatırlatır:
Bir şeyin güçlü olması için büyük görünmesi gerekmez.
Bir şeyin derin olması için karmaşık görünmesi gerekmez.
Bir şeyin değerli olması için kendini sürekli göstermesi gerekmez.
Bazen en yüksek kalite, en az çaba gibi görünen şeyin içindedir.
Ama o doğallığın arkasında yıllar, dikkat, disiplin ve incelik vardır.
Belki şibumiyi en iyi anlatmanın yolu onu tanımlamaya çalışmak değil, hissettirmektir.
Doğru yerleştirilmiş bir taş.
Yerinde bırakılmış bir boşluk.
Abartısız bir güzellik.
Sessiz ama tartışmasız bir güç.
Şibumi budur.
Ve belki bu yüzden, sadece bir estetik kavramı olarak değil, bir yaşam ölçüsü olarak da değerlidir. Çünkü insana şu soruyu sordurur:
Gerçekten gerekli olan ne?
Ve geri kalan ne kadar gürültü?
Şibumi, bu sorunun içinden doğan sadeliktir.
Ama sıradan bir sadelik değil.
İçinde derinlik, ölçü ve sessiz bir asalet taşıyan bir sadelik.
Kısacası:
Şibumi, gösterişsiz mükemmelliğe yaklaşan bir niteliktir.
Azla çok söyleyen, bağırmadan hissedilen, zorlamadan etkileyen şeydir.
Ve bu yüzden, yalnızca güzel değil; kalıcıdır.
